Etik olarak problemli bulduğum kimseyle çalışmıyorum

Etik olarak problemli bulduğum kimseyle çalışmıyorum

Selam herkese! Ben Ceyda, şu an İzmir’de yaşayan bir görsel tasarımcıyım. Burada pek çok kişi gibi ofislerde başlayan ama freelancerlıkla devam eden hikayemi anlatacağım. Yolun bizi nereye götürdüğünü bilmiyoruz ancak şimdilik buradayız.

Kendimle ilgili klasik bilgiler: İzmir’de doğup büyüsem de, kendimi oluşturduğum ve şekillendirdiğim yer İstanbul oldu.  Eğitim hayatım biraz karışık; üniversite sınavında Bilgi Üniversitesi Mimarlık bölümünü tam bursla kazandım. Daha sonra yine Bilgi Üniversitesi’nde Mimarlık Tarihi, Teorisi, Eleştirisi (MA) bölümünde kent sosyolojisi odaklı bir tez yazdıktan sonra, Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar & Görsel İletişim Tasarımı (VACD) bölümünde ikinci yüksek lisansımı yaparak şu an yaptığım işin diplomasını da almış oldum.

Mimarlıktan görsel tasarıma kayma hikayem

Mimarlık benim hiçbir zaman kendimi rahat hissettiğim bir alan olmadı, ancak mimarlığın şöyle bir avantajı vardı ki çoklu disiplinler ile çalışabiliyorsunuz. Mimarlık okurken sinemadan müziğe ve teknolojiye, tarihten görsel sanatlara pek çok alanla ilgilenme ve en önemlisi bizzat içlerinde yer alma fırsatı edindim, ama mimarlığı tamamen bırakıp dışına çıkmaya cesaret edemedim. Birkaç yıl sektör içinde çalışma tecrübesi edindikten sonra bu işi yapmak istemediğimi kesinlikle biliyordum. 2019 yılında son çalıştığım yerden sonra bir kırılma yaşadım ve ne olursa olsun görsel tasarıma kaymaya, dolayısıyla ikinci yüksek lisansıma, VACD’ye başvurmaya karar verdim. Burada şöyle bir zorluk var: siz kendinize ne kadar inansanız ve denemek isteseniz de, sürekli sizi yolunuzdan çevirmeye çalışan insanlar çıkıyor. Neden mimarlık yapmıyormuşum? Neden akademiye devam etmiyormuşum? Tasarıma kaymak daha kötü değil miymiş? Sonrasında nasıl iş bulacakmışım? Nasıl geçinecekmişim? Bu endişeler ve kendi doğruları yüzünden sizi istediğiniz şeyden vazgeçirmeye çalışan insanlar ilk değil, son da olmayacak. Sadece öyle bir bıkkınlık noktasına geliyorsunuz ki hiçbirini dinlemiyorsunuz. Ben de öyle bir noktadaydım.

Benim hayatımı değiştiren an burasıdır. Kendimle ilgili söyleyebileceğim bir şey var ki, uysal biri değilim. Başkalarının işinde çalışırken bana fazladan iş verdiklerinde aşırı söylenir ve bu kadar çalışmamın bir anlamının olmadığını, kar ortağı olmadığımı, fazla da çalışsam az da çalışsam aynı parayı aldığımı söylerdim ve sevilmezdim. Etik problemlere her zaman ses çıkarırdım. VCD okurken, artık bir daha sektöre ve ofis dünyasında başkalarının altında çalıştığım o kaosa dönmeyeceğimden emindim ve “nasıl kendi başıma iş yaparak geçinirim”in yollarını aramaya başladım. Önce kendi başıma lokal işler alarak tecrübe ve para kazanmaya çalıştım, olmadı. Bir yandan koronadan dolayı bütün dünya remote çalışmaya dönmüşken, orada bir potansiyel olduğunun da farkındaydım. Tam “ben döviz kazanmadan bu ülkede geçinemem” derken bu düşüncelerimi bilen arkadaşlarım Zekeriya Mulbay’ın meşhur Upwork tweetini yolladılar ve Upwork’e girmeme vesile oldular. Tesadüfen aynı ayda da Londra’dan bir ekip, sunum tasarımlarında yardımcı olmam için Behance’ten bana ulaştı. İlk defa yabancı bir firma için çalışma fırsatı karşıma çıkmıştı.

Freelancerlik kolay değil

Burada genelde şöyle bir yanlış anlama var. Bir işe başlarken, uzaktan izleyenler için sanki her şey şans eseri bir araya geliyor ve bir anda işleriniz yolunda gidiyormuş gibi gözüküyor ancak işin iç yüzü öyle değil. Bir işte tutunabilmek için siz aslında her yere tohumlar ekiyorsunuz. İnsanlara düşüncelerinizden bahsediyorsunuz. Websitesi, portfolyo, Linkedin gibi birçok yerden kendinizi ve işlerinizi ulaşılabilir kılıyorsunuz. Bir sürü işte çalışarak tecrübe elde ediyorsunuz. En önemlisi akıllarda yer tutup kendinizi görünür hale getiriyorsunuz. Bu da zamanla sonuçlarını veriyor ve uzun zamandır çabaladığınız bağlantılar (kimi zaman hiç beklemediğiniz bir yerden de olsa) bir anda kuruluyor. O bir anda oldu sanılan şeylerin arkasında kara kışlar ve soğukta yeşermeyen onlarca tohum var. Bu yüzden aslında freelancerlığın başı en zoru: çünkü tutunabilecek misiniz, kendinize ne kadar süre tanımanız gerekli, kaç işe başvurduktan sonra pes etmeli? Burada da size yalnız olmadığınızı hissettiren en kuvvetli şey, yani devreye topluluk giriyor.

Ben uzun süreli -long term- çalışmayı tercih eden bir freelancerım. İlk freelancer olmaya karar verdiğimde bu kadar tutarlı ve düzgün bir yol izleyebileceğimi kendim bile tahmin etmiyordum. 2020 Ağustos’unda Upwork’e üye oldum, Eylül ayında birkaç mülakat sonucu ilk işimi Glassdoor gibi dünyanın en büyük iş arama platformlarından birinden aldım! Ben ofislerde çalışırken böyle büyük firmalarla bireysel olarak çalışılabileceğini hayal dahi edemezdim ve hala her ay birlikte çalışıyoruz, bir aksilik olmazsa çalışmaya devam da edeceğiz. Beni ekip toplantılarına aldıklarında ilk kez gözlerimin dolduğunu hatırlıyorum.

Piyasada, ofislerde çalışırken talep ettiğim eşit koşullar ve şartların aslında ne kadar olması gereken şeyler olduğunu yeniden gördüm ve çok açık bir şekilde söyleyebilirim ki özgüvenimi yeniden kazandım.

Freelancer olmak ile bir ofiste çalışmayı karşılaştırırsam

Freelancer olmak ile bir ofiste çalışmanın mental açıdan birbirinden çok farkı var. Ofiste çalışırken, müşteriyle muhatap olmamanın ya da sorumluluk almamanın insanın üzerinde çok rahatlatıcı bir etkisi varken, freelancerlıkta temsil ettiğiniz ve sorumlusu olduğunuz kişi tamamen sizsiniz. Ben email atmayı bile en baştan öğrendim! Müşteri ile nasıl konuşulur, aksilikler nasıl idare edilir, bir yandan finansal yükümlülüklerimiz nelerdir derken öğrenecek çok şey var ancak her şeyin sizin elinizde olması ve kimseye hesap vermiyor oluşunuz hiçbir şeye değişilmez.

Ofislerde çalışmayı bıraktıktan, özellikle Almanya, İngiltere, Fransa, İsviçre ve tabii ki Amerika’dan müşterilerim olduktan sonra zihinsel olarak çok büyük bir rahatlama içine girdim. Freelancer olunca evet bütün zamanınız size kalıyor, yani 7/24 çalışıyorsunuz :’) ancak zihinsel yükü ofislerin stresinden çok daha fazla. Mobbing yapan, zora koşan, kaba davranan müşteriyle ilişkinizi istediğiniz gibi kesme lüksü bana çok güçlü hissettiriyor. Açıkçası etik olarak problemli bulduğum kimseyle çalışmıyorum ve bu şekilde kendi politik pozisyonumu da koruyorum.

Bir günüm nasıl geçiyor?

İki tip çalışma günüm var. Bir tanesi Avrupa’dakilerle çalışacaksam, özellikle normal ofiste çalışıyormuşum gibi 10.00’da işin başına oturduğum ve günü 19.00 gibi kapattığım normal düzen günü. Kalkıyorum, kahve koyuyorum, maillere ve toplantılara bakıyorum, çalışma dosyalarını hazırlıyorum, kahvaltı ediyorum, çalışmaya dönüyorum, akşama doğru bisiklet/workout, dosyaları finalize et ve bitir. Gece de Mubi’den film izle.

Diğer çalışma günümse favori olanım. Öncelikle hiç sabah insanı olmadığım ve genellikle Amerika ile çalıştığım için işe kahvaltıdan sonra, 12.30 civarı oturuyorum. Mailleri kontrol et, kahve koy, iş taslaklarına bak derken saat 13:00 oluyor. Birkaç saat çalışıp 16.30-17.00 civarı bisiklete biniyorum (evden çalışıyorsanız maalesef günlük hayatın aktivitelerinden mahrumsunuz ve hareket etmek zorundasınız) ya da workout yapıyorum. Daha sonra akşam yemeği ve 19.00-22.00 arası bir posta daha çalışma. Sonra uykum gelene kadar internette doomscrolling.

Haftada 4 gün çalışıyorum

Özellikle Avrupa ve Amerikalılar tatillerine çok önem verdiği için freelancer olduğumdan beri ek iş yapma ya da hafta sonu çalışma gibi dertlerim kalmadı. Ancak kendim istiyorsam, ek iş aldıysam çalışıyorum, onun dışında kimse rahatsız etmiyor. İşlerimi yoğun bir şekilde çalışarak bitirip, haftalık çalışma günümü 5 günden 4 güne indirdiğim çok sık oluyor. Yani genellikle 3 gün tatil, 4 gün yoğun çalışma yapıyorum. Bizdeki resmi tatillerde çalışıyorum ancak çalışmak istemesem işleri yetiştirdiğim sürece kimse hesabını sormuyor. Bu özgürlüğün ne kadar büyük bir lüks olduğunu yaşayınca fark ettim.

TLDR diyenlere: freelancer olmadan önce, Glassdoor, Beatport gibi büyük firmalarla çalışabileceğimi hayal dahi edemez, kendi işimi kendim planlamanın bana sağladığı özgürlüğün bütün özgüvenimi yerine getireceğini ve iş anlamında hayatımı düzene sokacağını hiç bilemezdim. Buna atılmanın çok kolay olmadığının farkındayım, ama herkesin bir “yeter” noktası geliyor. Eğer o noktadaysanız evet, yeni ve özgür bir çalışma dünyasına adım atacağınız an, tam bu an. Sağlam atacağınız adımların, zaman içinde güven bağını kırmadan, karşılıklı öğrenerek ilerlediğiniz sürece başarısız olmanız çok zor ve bu noktada da yalnız değilsiniz. Belirsizliğin korkusu hangimizi sarmıyordu ki? Freelancerlıkta bildiğim tek şey var ki fırsatların hiç bitmeyeceği. Tökezler ama düşmezsiniz, düşerseniz yeniden daha güçlü ve daha tecrübeli kalkarsınız. Bu dünyada boşa giden hiçbir tecrübe yok. Buyrun, gelin!

C.

Ceyda Pektaş on Behance
For saying hi, don’t hesitate to send an email to hi@ceydapektas.lol

Linkedin & Instagram